İLKELLERE AİT ANLATILARDA RÜYA MOTİFİ
İnsanoğlu, tarih boyunca rüyayı ve rüyanın mahiyetini merak etmiş; onu
yorumlamaya ve anlamaya çalışmıştır. İnsanların bu merakı, edebî ürünlere de sirayet
etmiştir. Bu çalışmada eski toplumlardaki rüya anlayışının edebi eselere nasıl
yansıdığı incelenmiştir.
Rüya; Arapça “re’y: görme, görüş” mastarından türemiş bir
kelimedir. Sözlükte “düş” (Develioğlu 1997: 902); “uyku sırasında
görülen şey”(Doğan 1987: 944) gibi anlamlara gelir. Genel olarak
rüya; insanın, uyku sırasında zihninde canlanan hayallerdir. Eskiler
rüyayı ikiye ayırırlardı: Birincisi rü’yâ-yı kâzibe (gerçekleşmeyen
yalancı rüya); ikincisi ise rü’yâ-yı sâdık (gerçekleşen rüya).
İnsanlık tarihi boyunca bütün dünyada pek çok bilinmeyenin
anahtarı, insanın ve geleceğinin habercisi olarak zaman zaman
korkulan, zaman zaman hayranlık duyulan rüyalar, edebi eserlerin
pek çoğuna konu olmuş, bu eserlere farklı akisler meydana
getirmiştir. (Günay 1992: 88). Çalışmamızda bu düşüncelerden yola
çıkarak, geçmiş dönemlerde yaşamış toplumlara ait edebi ürünlerde
gördüğümüz rüya motifi üzerinde durmak istiyoruz. İlkçağlarda
yaşayan milletlerle ilgili olarak elimizde bulunan önemli edebi
kaynaklar mitolojik anlatılardır. Mitolojiler dışında ilkçağlarda
yaşamış milletlere ait olan, ancak bütünüyle mitolojik bir metin
olarak kabul edilmemesine rağmen, içerisinde pek çok mitolojik
unsur ihtiva eden anlatılar da hareket noktamız olacaktır.
Mitolojik metinler genel bir ifadeyle, “en eski zamanda,
‘başlangıçtaki’ masallara özgü zamanda olup bitmiş olayları
anlatır.”(Eliade 1993: 13). Her ne kadar tarihi gerçekliği tartışılırsa
da bizim gayemiz böyle bir tartışmada bulunmak değil, bu anlatıların
edebi değerleri üzerinde durmaktır.
Bu çalışmayı hazırlarken ilkçağ toplumlarına ait pek çok
anlatıyı inceledik. İnceleme sırasında olay kişilerinin gördüğü birçok
rüya ile karşılaştık. Ancak anlatılarda karşımıza çıkan her rüya
konumuzla doğrudan ilişkili değildir. Konumuzla ilgili olmayan
rüyalar bizim de ilgi alanımız dışında kaldı. Bunun yanında
konumuzla ilgili olan her rüyayı buraya almanın da (makalenin
sınırlarını göze aldığımızda) zevaitten sayılacağını düşündük. Bu
nedenle, bütün örnekleri yazının içine koymaktansa, konuyu en açık
bir biçimde ortaya koyacağını düşündüğümüz rüyaları tercih ettik.
Yazımızın konusu rüyaların motif niteliği taşıyıp
taşımamasıyla ilgili olduğu için “Her rüya motif midir?” sorusu
üzerinde kısaca durmak istiyoruz.
Metinlerde geçen her rüya elbette motif özelliği taşımaz. Bir
rüyanın motif sayılabilmesi için, olaylarda aktif bir rol oynaması,
daha açık bir deyişle olayların akışını değiştirici, fonksiyonel bir
özelliğinin bulunması gerekmektedir. Bu nedenle de metinde
olayların başlangıcına, gelişimine veya sonuçlanmasına, kısacası
olay örgüsüne etki eden, metinde belirli bir işlevselliğe sahip olan
rüyalar ancak motif sayılabilir.
Bu kısa açıklamadan sonra konuyla ilgili olarak tespit
ettiğimiz örneklere ve değerlendirmelere geçmek istiyoruz.
Türklere Ait Anlatılar:
Türk mitolojisinde rüya motifinin çok önemli bir yeri vardır.
Aslına bakıldığında rüyaya, Türk edebiyatında, İslamiyet’ten önce ve
İslamiyet’ten sonra çok büyük değer verilmiştir. Türk edebiyatının
genel seyrine dikkat edildiğinde efsanelerde, menkıbelerde,
destanlarda, halk hikayelerinde, aşıklık geleneğinde vb. pek çok
alanda rüya çok önemli bir yere sahiptir.
Konuyla ilgili olarak vereceğimiz ilk örnek, ilk edebi
örneklerimizden birisi olan Oğuz Kağan Destanı’ndandır. Oğuz
Kağan Destanı’nda, Oğuz Kağan’ın veziri Uluğ Türk, rüyasında:
“Altın bir yayın gün doğusundan gün batısına; üç gümüş okun ise
kuzeye doğru gittiğini” görür. Bu rüyasını Oğuz Kağan’a anlatırken
de “Gök Tanrı düşümde verdiğimi hakikate çıkarsın! Tanrım bütün
yer yüzünü senin nesline bağışlasın” (Sepetçioğlu 1995: 45) diye dua
eder.
Oğuz Kağan, Uluğ Türk’ün rüyasını ve yorumunu çok
beğenmiştir. Onun öğütleri üzerine oğullarını çağırarak gönlünün av
istediğini söyler. Gün, Ay ve Yıldız’ı gün doğusuna; Gök, Dağ ve
Deniz’i de gün batısına gönderir. Gün, Ay ve Yıldız, bu yolculukta
pek çok av avladıktan sonra buldukları altın bir yayı babalarına
getirirler. Oğuz Kağan çok sevinir ve yayı üçe bölerek onların da yay
gibi olmalarını, okları göklere atmalarını öğütler. Diğer yandan Gök,
Dağ ve Deniz de yine pek çok av avladıktan sonra yolda üç gümüş ok
bulurlar. Buldukları bu okları tıpkı diğer kardeşleri gibi babalarına
verirler. Oğuz Kağan, okları üçe bölüp küçük oğullarına verirken,
yayın oku atacağını ve onların da oklar gibi olmaları gerektiğini
söyler (Sepetçioğlu 1995: 45-46). Aslında anlatıda geçen bu rüya ve
yorumunun sembolik bir mahiyeti vardır. Burada kastedilen şey
Oğuz Kağan’ın devletinin büyük bir devlet olacağıdır.
Büyük bir imparatorluk kurulurken, devletin kuruluş
felsefesini böyle bir rüyaya dayandırma ve böylece manevi bir güç
kazanma Türk devletlerinde bir gelenek halindedir(Ögel 1989: 23).
(Bu gelenek Türkler Müslüman olduktan sonra da devam etmiştir. Bu
konuda Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Bey’in gördüğü
herkesin malumudur.)
Oğuz Kağan Destanı’nda Uluğ Türk’ün gördüğü bu rüya,
Oğuz Kağan’ın devletinin doğudan batıya; güneyden kuzeye kadar
büyük bir bölgeye hakim olacağına dair, ilahi kaynaklar tarafından
bildirilen bir müjde niteliğindedir. Bir başka bakış açısıyla bu rüya,
Oğuz Kağan’ın daha kağanlığının başlangıç yıllarında beylerini ve
halkını topladığı toyda dile getirdiği:
Daha deniz, daha müren
Güneş bayrak, gök kurıkan (Ergin 1970: 5)
sözünün tecellisi konumundadır. Bilge bir kişi olan Uluğ Türk’ün
gördüğü rüyayı Oğuz Kağan’a anlatmasından sonra, Oğuz Kağan,
yönetim stratejisini rüyada işaret edildiği şekilde belirler;
oğullarından üçünü gün doğusuna, üçünü de gün batısına gönderir.
Oğuz Kağan’ın oğullarının gittikleri yerlerde rahatlıkla avlanmaları
da onları bu ülkeleri fethetmeleri biçiminde de yorumlanabilir.
Rüya motifi ile ilgili olarak vereceğimiz ikinci örnek, Göç
Destanı’nda yer almaktadır. Destanda Uygur hakanı Buğu Han, yedi
yıl altı ay yirmi iki gece sürekli rüyasında bir peri kızı görür. Peri kızı
her gece ona dünyanın efendisi olacağını söyler. Han uyanınca
ordusunu toplar kardeşlerini çeşitli ülkelere seferler yapmak üzere
ordunun başına geçirir. Kardeşleri dört bir yana seferler yaparlar ve
Orhun vadisini ganimetlerle doldururlar.
Bir müddet sonra Buğu Han bir rüya daha görür. Bu kez
rüyasında beyazlara bürünmüş, başında beyaz şerit, elinde Yada taşı
olan bir kişi Buğu Han’a bu Yada taşını alması ve saklaması halinde
dünyanın dört bir yanındaki milletleri buyruğu altına alabileceğini
söyler. Aynı rüyayı Buğu Han’ın veziri de görmüştür. Bunun üzerine
Buğu Han ordusunu toplayarak yeni seferler düzenlemiş, pek çok
ülke fethetmiş ve bütün milletleri buyruğu altına almıştır
(Sepetçioğlu 1995. 133-134).
Göç Destanı’nda anlatılan bu hadiselerdeki Buğu Han’ın
gördüğü her iki rüyanın da gelecekten haber verme niteliğinde
rüyalar olduğu görülmektedir. Tıpkı Oğuz Kağan Destanı’nda olduğu
gibi burada devletin büyüyüp gelişmesinde en önemli dayanak
noktası kendisine gösterilen rüyalar olarak kabul edilir. Hakan, rüya
yorumlarından güç alarak ülkesinin sınırlarını genişletir ve
yeryüzünün hakimi olur.
Yunanlılara Ait Anlatılar:
Dünyanın en köklü mitolojilerinden birisi olan Yunan
mitolojisinde de rüyanın önemli bir rol oynadığı görülmektedir. Rüya,
Yunan mitolojisinde kutsal bir güç hüviyetindedir. Mitolojideki
anlatıma
bakıldığında
bir
tanrıça
olduğu
söylenebilir.
Homeros’un İlyada’sının en önemli kahramanlarından birisi
Akhilleus’tur. Akhilleus, Yunanlıların Troia halkına karşı yaptıkları
savaşlarda mücadele eden kahraman bir askerdir. Annesi tanrıça
Thetis’tir. Akhilleus, Yunan kuvvetlerinin komutanı Agamemnon’un
kendisine yaptığı bir haksızlıktan dolayı üzüntüye kapılır ve sahilde,
kumların üzerinde uzanarak dalgaları seyretmeye başlamıştır. Artık
Yunanlıların hiçbir savaşına katılmamayı düşünmektedir.
Oğlunun üzgün ve perişan halini gören Thetis, birden bire
dalgaların arasından çıkar ve oğlunu okşamaya başlar. Akhilleus,
annesinin Zeus’a giderek Troia halkını korumasını dilemesini söyler.
Çünkü Yunanlılar bozguna uğrayınca, başkomutan (Agamemnon)
çaresiz kalacak, küçük gördüğü ve kalbini kırdığı kimseye
(Akhilleus’a) boyun eğecek; Akhilleus’un da incinen gururu
kurtulmuş olacaktır.
Thetis, hiç vakit kaybetmeden Olympos’a doğru yükselir ve
Zeus’un yanına gelir, oğlunun arzusunu iletir. Baş tanrı Zeus,
Akhilleus’un bu arzusunun yerine getirileceğine dair söz verir.
Hemen Agamemnon’a cazip bir rüya gönderir. Agamemnon
rüyasında çok akıllı ve bilgin bir insan olarak kabul edilen Nestor’u
görür. Nestor, ona, gerçek bir kahramanın bütün gece uyuyarak
bedenini gevşetemeyeceğini hatırlatır ve Yunan ordusunu toplayarak
Troia halkının üzerine yürümesini ister. Hemen savaşa başlaması
durumunda tanrıların yardım edeceklerini; bu sayede de Troia’nın
kuvvetli surlarının yıkılacağını söyler.
Agamemnon, bu müjdeli haber üzerine ordusunu toplayarak
Troia’ya yürür. Günlerce süren savaşın başlangıcında çok akıllı bir
ihtiyar olan Nestor’un tavsiyelerine uyan Yunanlılar, savaşın
ilerleyen bölümlerinde üstünlüklerini kaybederler. Yunan gemileri
Troia kumandanı Hektor tarafından yakılmaya başlanır. Yunanlılar
Hektor’un verdiği zararlara bir türlü engel olamazlar. Herkes, krala
baskı yaparak Akhilleus’tan özür dilemesini ister. Başka çaresi
olmadığı anlayan kral, Akhilleus’a hediyeler göndererek özür diler.
Gururunu kurtardığını düşünen Akhilleus, savaşmayı kabul eder ve
Hektor’u öldürür. Ancak bir müddet sonra kendisi de ölür(Can ?:
255-319).
Yukarıda özetlemeye çalıştığımız bölümde olayların
başlamasını sağlayan ateşleyici nokta Agamemnon’un gördüğü
rüyadır. Bu rüyada görülen kişinin (Nestor’un) tavsiyelerine uyan
Agamemnon, hemen ordusunu toplayarak savaşa başlamıştır.
Nestor, tıpkı Uluğ Türk gibi akıllı, bilge bir ihtiyardır. Burada onun
tavsiyesi üzerine yapılan savaşın büyük bir zararla neticelenmesi de
aslında ilginçtir. Çünkü bilge bir kişinin büyük bir zararla
neticelenecek bir savaşı önceden bilmesi gerekirdi. Ancak burada
dikkat edilmesi gereken bir husus vardır: Hatırlanacağı üzere
rüyanın görülmesini isteyen kişi kutsal bir varlık olan Zeus’tu. Zeus,
Rüya’yı Agamemnon’a göndermişti. Başlangıçta bir tanrıça gibi olan
Rüya burada tanrıçalıktan çıkarak bilinen anlamıyla kendini
göstermiştir. Agamemnon’un Rüya’yı görmesi, ona, Zeus’un Nestor’u
kullanarak oynadığı bir oyundur ve bu oyun amacına ulaşmıştır.
Sümerlere Ait Anlatılar:
Sümerlere ait en önemli mitolojik kaynak olan Gılgamış
Destanı da, rüyaların önemi ve işlevselliği bakımından dikkate değer
bir anlatıdır. Bu anlatıdaki rüyalardan konumuzla ilgisi dolayısıyla
iki örnek almak istiyoruz.
Destanın en önemli kahramanı olması nedeniyle destana
adını veren Uruk Kralı Gılgamış, bir gece rüyasında, soylular
arasında yürürken gökyüzünden yıldıza benzer bir varlığın, ayağının
dibine düştüğünü görür. Bu canlıyı ilk görüşte sever. Onu kaldırmayı
dener fakat, çok ağır olduğu için bunu başaramaz. Bütün Uruk halkı
yıldıza benzeyen bu canlının etrafında toplanır; ayaklarından öpmeye
başlar. Gılgamış yıldıza benzeyen bu varlığı sonunda annesinin
yanına getirir. Annesi Gılgamış’la o yıldıza benzeyen canlıyı
savaştırır.
Mitolojide anlatıldığına göre, Gılgamış önce bu rüyasını aynı
zamanda bir tanrıça olan annesi Ninsun’a anlatır. Ninsun,
söz
konusu yıldıza benzer canlının Enkidu adında bir insan olduğunu
söyler. Ninsun’a göre, yeşilliklerle dolu bir ovada vahşiler tarafından
yetiştirilen Enkidu adındaki bu canlı yakında Uruk’a gelecektir.
Uruk’a gelince bütün Uruk halkı ona saygı gösterecektir. Daha sonra
Gılgamış’la görüşecek ve onunla dost olacaktır.
Gılgamış daha sonra bir başka rüyasını anlatır ve annesinden
yine rüyasının yorumunu ister: Rüyasında Uruk halkının, şehrin
ortasında duran garip şekilli bir baltanın etrafında toplandığını
görür. Onu görür görmez sevdiği için alıp annesinin yanına getirir.
Oysa annesi yine bu varlıkla Gılgamış’ı savaştırır.
Annesi bu rüyanın da tıpkı ilk rüya gibi olduğunu, buradaki
“balta”nın Enkidu’yu simgelediğini ve Uruk’a geldiği zaman onunla
dost olacağını söyler.
Bu sırada Enkidu Uruk şehrine yaklaşınca Uruk halkından
birkaç kişiyle karşılaşır. Uruk halkı, Enkidu’nun gücünü ve
haşmetini görünce; Gılgamış’ın ülkeyi canının istediği gibi
yönettiğini, Uruk kralı olduğu için gökteki tanrıların kendisine
verdiği bir gelinin ilk evlendiği gece onunla yatma hakkını kötüye
kullandığını söyleyerek şikayette bulunurlar. Enkidu, Gılgamış’ın bu
tavırlarına çok kızar ve ona insanların haklarına saygı göstermeyi
öğreteceğini söyler.
Urukluların Gılgamış’ın dengine rastladığını düşündüğü bir
sırada Gılgamış’la Enkidu karşılaşırlar. Bu sırada Gılgamış Anu ve
İştar tapınağına girmek istemektedir. Enkidu, tapınağa giden yolu
kapatarak Gılgamış’ın gitmesini engeller. Gılgamış, kim olduğunu
bilmediği bu yabancıya çok öfkelenir ve onunla dövüşmeye başlar.
Kapının çevresini parçalayacak, duvarları sarsacak derecede şiddetli
bir dövüş olur. Birbirlerine büyük bir zarar verecekleri sırada
Gılgamış ayağını toprağa koyar ve dövüştüğü kişinin rüyalarında
haber verilen Enkidu olduğunu anlar. Hemen dövüşmeyi bırakarak
birbirlerini selamlarlar ve kucaklaşarak iki dost olurlar (Bratton
1995: 41-43, Rosenberg 1998: 259-306).
Bu metinde Gılgamış, rüyasını tanrısal bir kimliğe sahip olan
annesi Ninsun’a yorumlatır. Olayların gelişimi, Ninsun’un
yorumlarına uygundur. Bu rüyada yine gelecekten haber verme söz
konusudur. Gılgamış’ın gördüğü rüya ona gelecek hakkında bilgi
vermiş, onu uyarıcı bir özellik kazanmıştır. Kahraman, güvendiği bir
varlığa rüyasını yorumlatarak gelecekle ilgili sağlam bilgiler almış;
dolaysısıyla da rüyada işaret edilen olayların gerçekleşmesi
durumunda, olacakları daha önceden bildiği için sakin tavırlar
sergilemiştir. Gılgamış gibi gözü pek bir kralın, memleketindeki
otoritesini bir başkasıyla paylaşmasını kabul etmesi mümkün
değildir. Oysa mesele kutsal bir rüyaya dayandırılınca Gılgamış’ın
itiraz hakkı olmamaktadır.
Britanyalılara Ait Anlatılar:
Rüya, Britanya mitolojisinde de pek çok mitolojide olduğu gibi
olayların başlamasında en önemli etkendir. Britanya mitolojisinde,
Brutus’un, bir grup Troialı ile birlikte sürgüne gidişinden ve
Fransa’nın (Galya) kuzeyinde bir adada (Britanya) ikinci bir Troia
kurmak için öncülük edişinden söz edilir.
Brutus, Troialılarla birlikte av tanrıçası Diana’nın tapınağına
gelir. Ona kurbanlar sunar ve kendilerine güven içinde
yaşayabilecekleri bir yer göstermesini ister. Brutus, o gece yatağına
yattığında rüyasında Diana’yı görür. Diana, ona Fransa’nın (Galya)
kuzeyinde bir zamanlar devler ırkının yaşadığı bir adadan söz eder ve
oraya yerleşmesini ister. Burası ikinci Troia olacaktır. Diana,
Brutus’un kanından bir kral ırkı doğacağını ve bu ırkın bütün
dünyaya hakim olacağını müjdeler.
Brutus, bu rüya üzerine yola çıkar. Uzun ve meşakkatli bir
yolculuğun ardından Troialılarla birlikte Diana’nın sözünü ettiği
adaya (Britanya’ya) yerleşir. Bu adada yeni şehirler kurarlar; uzun
yıllar huzur ve barış içerisinde yaşarlar. Brutus’un ölümünden sonra
ada, farklı devletlerin işgaline uğrar. Brutus’un soyundan gelen
Konstantin, Ambrosias, Pendragon ve Arthur gibi kişiler ülkeyi
işgalden kurtararak tekrar eski huzur ve barış ortamını
sağlarlar(Rosenberg 1998: 434-483).
Britanya mitolojisiyle ilgili anlatılardan özetlemeye çalıştığımız
bu bölümde, olay akışının başlangıcını bütünüyle Brutus’un
gördüğü rüya oluşturur. Bu rüya da kendiliğinden görülmemiştir.
Rüyanın görülmesi için Brutus’un dua etmesi, kurbanlar kesmesi
söz konusudur. Aslında Brutus, Diana’ya dua edip kurbanlar
keserken, kendisine bir yer gösterilmesini istemiş, bu yer gösteriş
biçiminin rüya olması konusunda bir tasarrufta bulunmamıştır.
Brutus’un gitmesi gereken yerin rüyada gösterilmesi, tamamıyla
Diana’nın, yani tanrısal kimliğe sahip olduğuna inanılan bir varlığın
tasarrufudur. Sonuçta Brutus, kendisine rüyasında söylenen
önerilere itimat ederek Britanya’nın geleceğini tayin etmiştir.
İranlılara Ait Anlatılar:
İran mitolojisine baktığımızda, yine pek çok kahramanın,
gördükleri rüyaların yorumlarına göre hareket ettikleri ve olay
örgülerinin de bu rüya yorumlarıyla örtüşerek geliştiği görülür.
İran mitolojisinin en önemli yapıtı olan Şehname, bu konuda
değerli bir kaynaktır. Şehname’de motif sayılabilecek pek çok rüya
vardır. Şehnâme, rüyaların işlevselliği bakımından çok zengin bir
eserdir. Bu rüyaların hepsini burada zikretmek yerine, konuya en
uygun olduğunu düşündüğümüz rüyalardan üç tane örnek
vereceğiz. Bu rüyalardan ilki Dahhak’ın gördüğü rüyadır:
Günün birinde, Dahhak ilginç bir rüya görür. Rüyada altın ve
gümüş kemerler kuşanmış bir kişi, elinde gürzüyle Dahhak’ın
üzerine yürümüş, onu bağlamış ve Demâvend’e götürmüştür.
Uykudan dehşetle uyanan Dahhak’ın, korkusundan adeta
ciğeri parçalanır. Hemen ülkedeki mûbitlere (rüya yorumlayıcılara)
haber verirler. Bütün mûbitler, rüyanın dehşetinin farkındadırlar ve
yorumunu söylemeye cesaret edemezler. Dahhak’ın ısrarı karşısında
Zîrek adında bir mûbit, cesaretini toplayarak rüyayı yorumlamaya
başlar: Yakın bir zamanda doğacak Feridun adında bir çocuk, onun
tacını ve tahtını alacak ve onu öldürecektir.
Dahhak, bu yorum üzerine yıllarca Feridun’u arar; ama
bulamaz. Feridun büyüyüp güçlü bir delikanlı olunca rüya
yorumunda olduğu gibi Dahhak’ı Demavend Dağı’na götürür ve
büyük çivilerle kafasından çaktırır.(Firdevsi 1994: 104-160)
Dahhak’ın gördüğü rüya, onun gelecekte yaşayacağı olayları
ortaya koyar niteliktedir. Bu rüya, aynı zamanda Dahhak’a gereken
tedbirleri alması hususunda bir uyarıdır. Gerçekten de Dahhak,
rüyaya ve rüyanın yorumuna önem vermiş, elinden gelen tüm
tedbirleri almaya çalışmıştır. Ancak, aldığı tüm tedbirler, başvurduğu
bütün yollar onu rüyada işaret edilen hazin sondan
kurtaramamıştır.
Şehnâme’de konumuzla ilgili olarak dikkat çeken rüyalardan
birisi de Sâm’ın gördüğü rüyadır: Minuçehr’in pehlivanlarından Sâm,
hiç çocuğu olmadığı için çok üzgündür. Bir çocuğu olması için gece
gündüz Tanrı’ya yalvarmakta, ondan bir oğlan dilemektedir. Bu
nedenle de açları doyurur, fakirleri giydirir, garibanlara karşı her
zaman cömert davranmaya çalışır. Sonunda duaları kabul olur ve
bir erkek çocuğu dünyaya gelir. Fakat, çocuğun saçlarının bembeyaz
olması herkesi şaşırtır. Sâm’ın yakınları, çocuğu ona göstermek
istemezler. Sonunda, çocuğa dadı olarak tutulan kadın, Sâm’ın
yanına gider. Ona yüzü ay gibi parlak, şirin mi şirin bir oğlunun
dünyaya geldiğini; ancak çocuğun saçlarının beyaz olduğunu
söyleyerek çocuğu gösterir. Sâm çocuğu görünce Tanrı’nın hikmetsiz
bir iş yapmayacağını; bunun, işlediği günahların bir karşılığı
olabileceğini düşünür. Bunun acısına katlanabileceğini ancak
insanların dedikodusunu önlemeye gücünün yetmeyeceğini söyler.
Halkın, babasına benzemeyen bir çocuk hakkında olumsuz
düşünceler taşıyabilir endişesi onu ürkütür. Sâm’ın ve yakınlarının
yüreklerine taş basmaları ve bir çare düşünmeleri gerekmektedir.
Sonunda çocuğu Elburz Dağı’na bırakmanın uygun olacağını
düşünerek, gizlice, çocuğu Elburz Dağı’na götürürler.
Elburz Dağı, göğe yakın, şehirden uzak bir dağdır. Bu dağda
Sîmurg denilen bir kuş yaşar. Sîmurg, yavrularına yiyecek bulmak
için dolaşırken, kundak içerisinde bir bebek görür. Bebek, açlıktan
parmağını emmekte, gözlerini göğe dikmiş bir şekilde ağlamaktadır.
Sîmurg, bebeği pençeleri arasına alır ve yavrularına yedirmek üzere
yuvasına getirir. Fakat, gönlüne Tanrı tarafından bir şefkat düşer.
Onu yavrusu gibi sevmeye ve beslemeye başlar. Zamanla Sîmurg’un
Destan diye çağırdığı çocuk büyür, genç bir yiğit olur. Elburz’un
etrafından geçen kafileler, Elburz Dağı’nda bir gencin yaşadığını
gittikleri her yerde anlatırlar. Bu haber, herkes gibi Sâm’a da
ulaşmış, yaralı yüreğinde büyük bir coşku meydana getirmiştir.
Sam, bir gece rüyasında Hindistanlı olduğunu söyleyen bir pîr
görür. Pîr, ona, çocuğun Sîmurg tarafından beslenip büyütüldüğünü,
bir an önce gidip oğlunu bulmasını ve adını Zâl koymasını
öğütlemiştir. Sâm, bu rüya üzerine Elburz Dağı’na gider ve oğlunu
alarak ülkesine döner(Şerifi 1999 : 285-300).
Bu rüyada, diğer pek çok rüyadan farklı olarak kahramana
geçmiş hakkında bilgiler de verilir. Olayın kahramanı Sam, oğlunun
akıbeti hakkında herhangi bir bilgiye sahip değildir. Hatta yaşayıp
yaşamadığını bile bilmemektedir. Rüyasında gördüğü pîr, çocuğun
geçmişte başına neler geldiğini tek tek anlatır ve ona sahip çıkmasını
öğütler. Kahraman rüyada söylenenlere itibar ederek çocuğunu
aramaya gider ve ona kavuşur.
Şehnâme’den vereceğimiz son örnek, İskender’in gördüğü
rüyadır. Bu rüya Oğuz Kağanın vezirinin gördüğü rüyaya çok
benzemektedir. İskender, rüyasında gökten gelen bir kılıç görür. Kılıç
getiren melek, bu kılıcın Allah tarafından gönderildiğini, bu vesileyle
heft-iklimin (yedi iklimin) kendisine teslim edildiğini bildirmiştir.
Uykudan uyanan İskender’in bundan sonra bir amacı vardır:
Dünyanın tek padişahı olmak... Bu düşünceyle Dârâ’ya mektup
göndererek kendisine bağlı olmasını ister. Dârâ’nın bu öneriye
şiddetle tepki göstermesi üzerine, iki taraf ordusunu toplar ve çetin
bir savaş başlar. Dârâ’nın adamları kendi padişahlarını yaralarlar.
Dârâ bu yaraların acısına daha fazla dayanamaz ve ölür.
Savaşı kazanan İskender, İran tahtını alır ve Dârâ’nın kızı
Rûşenek ile evlenir; İran’daki bütün ateş-haneleri (Zerdüşt ateşini)
yıkar. Daha sonra yeryüzünü dolaşır ve çeşitli savaşlardan sonra
yeryüzünün hakimi olur (Şerifi 1999: 1282-1490)
Hemen her padişahta az veya çok, önce ülkesine, daha sonra
yaşadığı bölgeye, en sonunda da dünya hükmetme arzusu vardır.
İskender de bu arzusunu gerçekleştirme yolunda kutsal bir dayanak
olarak rüyasını göstermiştir. Rüyasında, ona Allah tarafından
gönderilen melek bunun müjdesini vermiştir.
Seçtiğimiz örneklerde görüldüğü gibi, rüya, ilkel dönemlerden
kalma anlatıların ayrılmaz bir parçası gibidir.
Verilen örneklerin konuyu ifade bakımından yeterli olduğu
düşüncesiyle buraya almadığımız diğer ilkel toplumlara ait
anlatılarda da rüyanın çok önemli bir yer teşkil ettiğini söylememiz
gerekir.
Sözgelimi, Babilliler ve Asurlularda, ölü ruhlarının kötü
tesirlerinden kurtulmak için Babil rüya tanrıçası Mamu’dan yardım
istenirdi. Yine Mısırlılar diğer pek çok toplumda olduğu gibi rüyaların
tanrılar tarafından kendilerine gösterildiklerine ve ilahi mesajlar
taşıdıklarına inanmaktadırlar. Hindistan’da gecenin farklı
dönemlerinde görülen rüyalarda işaret edilen olayların ne zaman
gerçekleşeceğine dair uyarı olduğu kabul edilirdi (Günay 1992: 80).
Elbette örnekleri daha da çoğaltmak mümkündür. Örnekleri ne
kadar çoğaltırsak çoğaltalım -rüyaların işlevselliği bakımından-
ortaya çıkacak sonuçlar da hemen hemen aynı olacaktır.
Genel olarak bakıldığında rüyalar ilk dönemlerden kalan
anlatıların ayrılmaz bir parçasıdır. Hepsinde olmasa bile, pek çok
topluma ait anlatıda rüyanın motif olarak kullanıldığını görürüz.
Bunun en büyük nedeni şüphesiz ki, rüyaların ilkçağlardan beri,
hayatta meydana gelecek olayların birer işareti olduğu inanışının
yaygın olmasıdır (Uraz 1994: 258).
Bu inanışı, ilkçağlarda yaşamış pek çok millete ve medeniyete
ait anlatılarda görmek mümkündür. Bu anlatılarda, rüyayı, bazen
anlatının kahramanı, bazen de kahramanın güvendiği, sevdiği
saydığı bir kişi görür. Rüyalar özel yorumcular tarafından yorumlanır
ve kahraman hareket tarzını bu yorumlara göre belirler.
Rüya görme olayı bazen kahramanın istemi dışında, bazen de
kahramanın ne yapması gerektiği konusunda dualar edip, kurbanlar
kesmesi sonucu gerçekleşir. Rüya, bazen kahramanın kendisi, bazen
kendisine yakın bir kişi, bazen de hikmet sahibi rüya tabircileri
tarafından yorumlanır. Rüyanın yorumlanması sonucunda eğer
kahraman için olumsuz bir durum söz konusu ise bu olumsuzluğun
gerçekleşmemesi için her türlü tedbir alınmaya çalışılır. Ancak
alınan tedbirler faydalı olmaz. Rüyanın yorumları olumlu ise mutlaka
kahramanın geleceğe yönelik bir takım atılımlarda bulunması
gerekir.
Rüyalarda nadiren de olsa geçmişe ait bilgiler verilir. Ancak
ilkellere ait anlatılarda rüyaların en dikkat çekici fonksiyonel özelliği,
geleceğe dair bilgiler vermesidir.
Sonuç olarak şunu söylemek isteriz: İlkellere ait anlatılarda
rüya, çok önemli ve işlevsel bir görev üstlenir. Kimi zaman olayların
başlangıcında, kimi zaman da olayların gelişimi sırasında kendini
gösterir ve tamamıyla olayların akışına, gelişimine ve sonucuna tesir
eder. Bunda en büyük etken rüyaların geçmişin veya geleceğin
habercisi olarak görülmesi ve kutsallık arz etmesidir.
Muhammet KUZUBAŞ