Psikoterapi Sürecinde Rüyaların İletişim İşlevi
Uyku bilincin ortadan kalkması değildir; “değişmiş bir bilinç
durumu”dur. Rüyada ortaya çıkanlar aslında “ön bilinç”te
hazır bulunan malzemedir. Bu malzeme serbest çağrışımda
da ortaya çıkar. Ancak, uyanıklık halindeki serbest çağrışımda bunlar REM düşlerinden daha tutarlı bir biçimlilik halindedirler. Rüyalarda ön bilinçte parçalanmış halde bulunan
malzeme, iç ve/veya dış uyaranların etkisiyle yeniden birleştirilerek anımsanırlar. Uyanıklık halindeki serbest çağrışımda
da olan budur ama, uyanıklıkta daha düzgün biçimde sunulurlar. İç veya dış engellemeler nedeniyle serbest çağrışımla
kolay dile getirilemeyen malzeme rüyalarda daha kolay belirir.
Psikanaliz uygulamalarında, analitik malzeme olabilecek
duygularını, düşüncelerini ve yaşantılarını doğrudan iletmede
zorlanan hastaların rüyaları aracılığıyla ilettikleri bilgiler terapi ortamında hastayla sözel bir iletişim kurmayı başlatırken,
hem analitik malzeme kaynağı olarak, hem de terapi sürecini
ilerletmede uygun bir işlem olarak kullanılabilirler. Bu olay bir
vaka örneği ile belirtilmiştir.
Yaşantılarını, duygularını ve çatışmalarını sözel olarak doğrudan anlatmada zorlanan hasta, psikoterapi sürecinin başlangıcında rüyalarını daha kolay anlatabiliyordu. Bu rüyalarda
sunulan malzeme aracılığıyla hasta ile doğrudan sözel iletişimin yolu açılabildiği gibi sorunlarının ve ruhsal karmaşalarının yüzeye çıkartılarak işlenmesi kolaylaşmış, tedavi
sürecinin ilerleyişi de izlenebilmiştir.
Organizmanın fizyolojik olaylarının hepsinin
bir işlevi vardır. Rüyalar da nöro-psiko-fizyolojik
bir olay olarak kendilerine göre birtakım işlevleri üstlenmişlerdir. Organizmaya yaşam boyu eşlik
eden bu olay, insanları kimi zaman kaygılandırmış,
kimi zaman onlara umut verici, avutucu bir destek
olmuştur. Bazen de gerçekte açıklanması ya da uygulanması zor olan isteklerin, düşüncelerin dile getirilmesinde aracı olarak kullanılıp, güçlerin desteklenmesinde işe yaramıştır. Eski çağlarda, “istiareye
yatarak” kararlar almanın yaygın bir tutum olduğu
sıralarda, bunu yapan kişi ister müneccimbaşına
yorum yaptıran padişah, ister halktan biri olsun,
sonunda kendi yönelimi doğrultusundaki bir kararı, kendini bunun doğrudan sorumlusu olmaktan
kurtararak uygulamaya koymuştur. Bu açıdan bakarsak, rüyaların o zamandan beri bir işlevi üstlen-
diğini görürüz. 19. yüzyıldan sonra, rüyaların oluş
mekanizmaları ile işlevlerini, psikolojik ve nörofizyolojik olarak bilimsel yoldan açıklama çabalarına
girişilmiştir. Bu konuda en önemli katkıyı Freud’un
(1900) yaptığını söylemek fazla abartı olmaz. Rüyaların psikanalitik yorumlamaları psikanalizde çok
önemli bir araç olarak etkinliğini sürdürmektedir.
Nörofizyolojik araştırmaların getirdiği bilgilerle
desteklendikçe, bu konudaki açıklamalar daha da
verimli bir gelişim bulmaktadır.
Bugün biliyoruz ki, uyku bilincin ortadan kalkması değildir; “değişmiş bir bilinç durumu”dur.
Rüyada ortaya çıkanlar aslında “ön bilinç”te hazır
bulunan malzemedir. Nitekim, serbest çağrışımda
ilkin bu malzeme ortaya çıkar. Aradaki fark, uyanıklık halindeki serbest çağrışımda, algılananların
REM düşlerinden ve sabah rüyalarından daha tu-
tarlı bir biçimlilik içinde sunulmasıdır. Düşüncede,
“çözme”, “parçalama” ve “yeniden birleştirme”
vardır. Uyanıklık halindeki serbest çağrışımlarda,
bu, düzgün bir sıralama halinde belirir ve sunulur.
Ancak, uyanık düşüncede Süperego’ya ve diğer
koşullara bağlı blokaj (sansür) daha etkin olduğundan, ya Ego’nun çeşitli savunma mekanizmalarını harekete geçirerek değiştirdiği biçimde açığa
çıkar (semptom oluşumu) ya da ortaya çıkmadan
kalır. Yapay uyarılmalarla yürütülen deneyler, yaşantılara ait algıların parçalanma, blokaj, kaydırma
ve yapıştırılmasının sadece gece uykusunda değil,
uyanıklık halindeki serbest çağrışım durumlarında
da söz konusu olduğunu göstermiştir. (Leuschner
2000a, Leuschner ve ark. 1992, 1994, 1999, 2000b,
Pötzl 1917). Fischer’in (1960, 1988) öne sürdüğü
gibi, rüya çalışması daha gündüzden başlar. Gerçek
yaşamda, uyanıkken edinilmiş algılar ön bilinçte
işlemden geçirilerek rüyada kullanılmaya hazır
“günün kırıntıları” haline getirilirler. Bloke edilmiş
malzeme bilinçdışı olmamıştır, bastırılmış da değildir. Günün bilinci içinde saklıdır ve anımsanabilir.
Ancak, bütünlükleri dağıtılmış, başka bir deyişle
kafaları kesilmiş, dilimlenmiş, yatay bir çizgi halinde sıralanmış dururlar. Orada, benzeri biçimde
duran başka malzeme bölümleri vardır. Dış veya iç
uyaranlar bunları harekete geçirip yeniden çağrıştırdığında, değişik algılara ait günün kırıntıları yeni
bir düzende birleşip, rüyadaki, o hemen anlaşılamayan, gizemli görüntüyü oluştururlar. Oysa, rüyada
anımsama vardır ve bu biçimde olmaktadır. Gerçekte yaşanmış olguların kırıntılarının birbirine yapışıp
bütünleşmesiyle ortaya çıkan tablolara, gerçekte
yaşanmamış ama istek ya da kaygı ile ilgili günlük
duygu kırıntıları katıldığında, müneccimbaşıların
ekmek teknesi olarak kullandıkları yorumlamalara
fırsat doğar. Oysa, bunlar ruhsal aygıtın bir işlemidir ve bireyin varlığını şu veya bu biçimde destekleyen savunmalardan sayılabilirler.
Psikoterapi, özellikle psikanaliz tedavisi uygulamalarında rüyaların vazgeçilmez bir değeri
olduğu üzerinde, son yıllarda yine durulmaktadır
(Mancia 1999, Grenell 2004). Bu yazıda, uygulanan tedavinin teknik özelliklerine ve psikanalitik
rüya kuramlarına girmeden, sadece rüyaların psikanalitik etkileşimde nasıl bir iletişim aracı olarak
kullanılabildiğini ve hastanın yaşantısı ile duygularını anlatmasında ona kolaylık sağlayıp, daha
sonraki doğrudan sözel anlatımına yol açabildiğini
bir olgu örneği ile göstermek amaçlanmaktadır.
Kendi iç veya dış sansürleri nedeniyle duygularını, düşüncelerini rahatça açıklayamayan hastalar
için bu, daha kolay bir anlatım kapısıdır. Zira, tarih
boyunca her kültürde yerleşmiş olan halk inancına
göre, rüya insanın elinde olan bir şey değil, onun
istemi dışında oluşmuş bir görüntüdür. Zaten rüya
sözcüğü de bu anlamdadır.
Ülkemizde psikanalizin halkımızın çoğunluğu
için henüz yadırganan bir yöntem olduğu dönemde, terapi ilişkisini bu yoldan başlatarak geliştirme
epey kolaylık sağlamış, psikanalize en uygun olmadığı sanılan, eğitim düzeyi düşük kişilere bile
psikanalitik yönelimli tedavilerin, hatta bazılarına
psikanalizin uygulanabilmesini olanaklı kılmıştır. Bu nedenle, duygularını kolay açıklayamayan
kişiler için aleksitimi tanısını sadece yazarlarının
belirttiği kriterleri kıstas alarak kullanmayıp, hastanın anlatım kapasitesini ve hangi yoldan anlatım
yapabileceğini iyice araştırıp değerlendirdikten
sonra kullanmada büyük yarar vardır.
Psikanaliz konusunda az çok fikri olan ve kendi
isteğiyle psikanaliz tedavisine başvuran kişilerde
ilk tutukluğu açmada rüyalar çok yararlı bir işlev
görürler. Bazı duyarlı konuları rüyalara sığınarak
açıklamak onlara daha kolay gelir. Terapi ilerleyip
başarılı etkinlik kazandıkça, hasta duygu ve yaşantılarını daha doğrudan açıklayabilir ve bunların
analizine kendisi de katılabilir hale geldiğinde, rüyanın aracılığına pek fazla gerek kalmaz ve rüyalar
hasta tarafından kendine göre analizi ve yorumuyla birlikte sunulmaya başlanır. Bunun bir örneği
aşağıdaki olgu sunumunda izlenebilecektir.
Olgu: 30 yaşında, ufak tefek, sade görünüşlü
bir kadın kendisi randevu alıp geldiğinde, kocasının onunla yeterince ilgilenmediği ve kendisini al-
dattığından kuşkulandığı için üzüntülü ve sıkıntılı
olduğunu söyledi. İyi bir ailenin iki kızından küçüğü idi. Kalitesi ile ünlü bir Fransız lisesini bitirmiş.
Babası öldükten sonra, erken yaşta evlenmiş, kocası
müteahhitlik yapan bir mühendismiş, bu evlilikten
ilkokulda okuyan bir erkek çocuğu varmış. Bütün
çabalara karşın, kadından ancak teker teker sorularak alınan bu kısıtlı demografik bilgiler dışında bilgi
edinmek mümkün olmadı. Kendisine bazı önerilerde bulunularak görüşmeye son verildi.
İlk görüşmeden 5 yıl sonra bu kadın (adına Emel
diyelim) psikanaliz tedavisi görmek istediğini söyleyerek tekrar geldi. Bu arada kocası (adına Erol di-
yelim) bir trafik kazasında ölmüş. Kadın çok sıkıntılıydı, kendine hiç güveni yoktu. Kendini bulmak,
kimliğini kazanmak istiyordu. 5 yıl önce tek başına
geldiği halde, şimdi yanında genç bir adam ona eşlik
ediyordu. Bu adam (adına Semih diyelim) yıllardır
kocasının yanında çalışan, kocasının çok güvendiği, dürüst ve işlerin tüm ayrıntılarını bilen biriymiş.
Kocasının ölümünden sonra da para konularının düzenlenmesi ve işlerin tasfiyesinde ona çok yardımcı
ve destek olmuş. Bu adam yanında olmadan hiç bir
yere gidemiyormuş. Tek arkadaşı, konuşabildiği tek
kişiydi. Yakını olarak bir annesi, bir de kendisinden
dört yaş büyük ablası vardı. Annesi basit ama çok
iyi, her şeyi sessizce yüklenen bir kadınmış. Çocukluğundan beri tek sığınağı annesi olmuş. Babasıyla
yakınlığı yokmuş; sert bir adammış, onu hep eleştirmiş. Babasının gözde çocuğu ablasıymış. Abla hem
çok çalışkan, başarılı bir öğrenci, hem de babasının
beklentilerini yerine getiren, aklı başında kızıymış.
Hasta ise yaramaz çocuk ve okulda haylaz bir öğrenciymiş. Ayrıca, evin en küçüğü olduğundan babası tarafından önemsenmiyor, annesi tarafından ise
sadece korunuyormuş. Ablasına çok güvendiğini,
onun çok akıllı olduğunu, her şeyi onun öğütlerine
göre yaptığını söylüyordu. Başka hiç bir arkadaşı,
sosyal çevresi yoktu.
Psikanaliz seanslarının başlangıcında, kafasının
çok karışık olduğunu, ne diyeceğini bilmediğini
söylüyordu. Önce, kocasıyla ilgili yaşantısı hakkında bilgiler verdi. Baba öldüğünde, liseyi bitirmekte olan ablası, görücü yoluyla, kendisini isteyen
tanınmış ve varlıklı bir ailenin oğluyla evlenmiş.
O sıralarda Emel ortaokulun son sınıfındaymış.
Babasının baskısı kalkınca, daha özgürce gezer
tozar olmuş ve henüz üniversitede öğrenci olan
Erol ile tanışmış, üzerine çok düşen Erol ile okulu bitirir bitirmez evlenmişler. Erol çok zeki, işin-
de hırslı ve başarılı bir mühendismiş. Büyük işler
almış, hepsini başarıyla yürütmüş, kısa sürede çok
para kazanmış. Başlangıçta Emel onun bürosuna
gidip çizimler yaparken mutlu imişler. Bir kaç yıl
sonra çocuğu olunca Emel eve kapanmış. Bu arada Erol’un işleri daha da büyümüş. Erol çok fazla
içki içmeye, çeşitli iş görüşmeleri bahanesiyle eve
geç gelmeye başlayınca, aralarında sert kavgalar
doğmuş. Bu kavgaların yoğunluğu giderek artmış.
Ama Erol onu kaybetmekten korkuyor, her kavgalı
gecenin sonunda barışma yolunu buluyormuş. Erol
onu bol para içinde yüzdürüyor, herhangi bir nedenle zorda kalsa, Erol hemen bir çaresini bulup olayı
düzeltiyor, onu kurtarıyormuş. Zekası ve becerikliliği üstünmüş ama Emelin deyişiyle, hiç bir zaman
adam gibi gelişmemiş, sadece iş hayatında gelişmiş.
Günlerden bir gün Erol’un başka bir kadınla ilişkisi olduğunu öğrenmiş, çok kırılmış. Erol’dan artık
iyice nefret eder olmuş; ayrılmayı düşündüğünde
ablası, adam tam zengin olmuş onu bol para içinde yaşatırken ayrılmamasını söylemiş, kendisi de
maddi nedenle pek cesaret edememiş. Aralarındaki
geçimsizlik iyice artmış. Adam sabahlara kadar içip
sarhoş bir halde araba kullanarak eve geldiğinden,
her an bir kaza olayını bekliyormuş ve çok kızdığı
zamanlarda ölmesini diliyor, bunu bazen onun yüzüne söylüyormuş. Yine böyle kavgalı oldukları bir
gün, sabaha karşı çalan bir telefonla Erol’un trafik
kazasında öldüğü haberi gelmiş. Cesedi tanınmaya-
cak bir halde olduğundan, kendisine göstermemişler. İlk zamanlar donmuş kalmış, çok fena olmuş.
Girdiği depresif durumdan ve kendini suçlamadan
kurtarmak için bir gün ablası kaza haberini veren
gazeteyi ona göstermiş ve oradan, kocasının ilişkide olduğu bir kadın ve diğer arkadaşlarıyla birlikte
içki alemindeyken, kadın masayı bırakıp gitmeye
kalkınca, onun peşinden koştuğunda bir araba altında kalarak öldüğünü ve bunun gazetelerde manşet
olduğunu öğrenmiş.
Kocasının yanında çalışmış olan Semih herşeyi
bilirmiş ama Emel’i rahatsız edecek bilgileri hiçbir zaman vermeyip, ona sadık bir destek olmuş.
Kocasının da işte çok güvendiği bir elemanıymış.
Kocası öldükten sonra kalan servet, çocuk küçük
olduğundan, Emel’in yönetimine geçmiş. Emel
kendini oyalamak için bir işyeri açmayı düşünmüş.
Güvenilir eleman Semih’i de orada çalıştıracak, işi
birlikte yürüteceklermiş. Nitekim, bir süre sonra bu
iş kurulmuş. Semih gerçekten güvenilir bir kişiydi.
Erol’u çok sevmiş, ona bağlılıkla çalışmış. Şimdi
de aynı bağlılıkla Emel’in yanındaymış. Ancak,
Erol’un ölümünden kısa bir süre sonra Emel ile
aralarında cinsel boyutlara varan bir yakınlık doğmuş. Bunu kimse açıkça bilmiyor, bilse de bilmez-
likten geliyormuş. Semih’i patronu ile çalışan bir
kişi ve Emel’in kocasından yadigar kalan güvenilir
aile dostu olarak kabul ediyorlarmış.
Gerçek yaşamı hakkındaki bu bilgilerden sonra,
psikanalitik seanslarda Emel bir türlü analitik malzeme olacak konuşmalara geçemiyor, sadece günün
olaylarını getiriyor, gerisinde tıkanıp kalıyordu.
Buna karşılık bol rüya görüyor, hemen her seansta
kendiliğinden bir veya birkaç rüyasını anlatıyordu.
Bu rüyalar ilerde daha rahat işlenebilecek malzemeyi sağladığı gibi, hastanın derinliklerine inecek
kapıları aralıyordu. İlk seanslardan birinde, rüyasında kendini lağım suları içinde yüzüyor gördüğünü
anlattı. Konuşmalarında ya Semih’e olan öfkelerini
ya da Erol’un kendisine yaptığı haksızlıkları anlatıyordu. Kocasına çok kızıyor, sanki bu kızgınlıkları,
onun yaptığı kötülükleri anlatarak kendini suçluluktan arıtmaya çalışıyordu. Kocasının çalışanıyla
ilişkide bulunmaktan duyduğu rahatsızlığı, sanki
kocasından öç alıyormuş gibi akılcılaştırmaya yöneliyor, ama beri yandan Semih’i kocasından daha
değersiz bularak ona öfkeleniyor, her halini eleştirip
onu tersliyordu. “Lağım suları içinde yüzme” rüyası
bu konuyu konuşmaya fırsat yarattı. Kocasını içinde
bir türlü öldürememişti. Karmaşık bir yas duygusu
yaşanıyordu. Bu sıralarda, kocasıyla Semih arasındaki ikilemini belirten ve giderek diğer karmaşala-
rına da işaret eden epey rüya geldi. Geliş sıralarına
göre rüyalardan bazıları:
1.“Biz Semihle evliymişiz, yatakta yatıyoruz.
Ayak ucunda biri var. Semih ‘bakma’ diyor, ben
‘ben korkmam bakacağım’ diyorum. Bir bakıyorum Erol orada duruyor” Bu rüya kocasının ölüm
yıldönümünden bir hafta önce görüldü.
2.“Rüyamda bir adam görüyorum. Bir Semih
oluyor, bir Erol oluyor. Hangisi olduğu belirmedi.”
3.“Annemin ve babamın yatak odasının ya-
nındaki odada ablamla ben yatardık, arada camlı
kapı vardı. Rüyamda bu odaları görüyorum, aradaki kapı açık. Her iki odada hiç eşya yok, sadece
birer yatak var. Babamın yatağında Erol yatıyor,
öbür yatakta ben yatıyorum. Bir kadın geliyor, ortalığa Omo (deterjan) döküyor.” Bu rüya ödipal
karmaşaları görüşebilmek için kapıyı araladı.
4.“Aile toplantısı: Annem, ablam, görümcem,
kayınvalidem gelecekler. Erol ile geçinemiyoruz
diye bizi yargılayacaklar. Erol hem ölmüş, hem
var. Pencereden bakıyorum, ablamla görümcem
birlikte geliyorlar. Aslında hiç bir araya gelmezler.
Karşımda ablamın kocası eniştem oturuyor. Erol
büyük demagogdu. Konuşmaya, kendini savunmaya başladı. Herkes onu dinliyordu. Ben bir şey di-
yemedim. Kızdım, ‘Allah belanı versin’ deyip odadan çıktım, ama o sırada ‘aman ben herşeyi, bütün
malları üzerime alayım’ diye düşündüm.”
5.“Bir seyahat fırsatı çıkmış. Semih ‘haydi, hemen gidelim’ diyor. Sanki kapıdan adımımızı atsak
olacak. Ben ‘şimdi olmaz, sorumluluklarım var’
diyorum. Bir de yüzünü fark edemediğim, ama
çok değer verdiğim biri var, o da ‘olmaz ben de gidemem şimdi’ diyor. Ben ‘şimdi gidemem yanımda
para bile yok’ diyorum. Semih’e: ‘Semih, bak keşke Visa kartı alsaydın’ diyorum. Sonra, o üçüncü
kişi Semih’in ısrarına ikna oluyor, boş verip ‘haydi
ben gidiyorum’ diyor ve gidiyor, ben gitmiyorum.
Ben gitmeyince Semih de gitmiyor.”
(O üçüncü kişi herhalde Erol’du, o onları başbaşa bırakıp çekip gitti, yani aradan çekildi. Bu
rüyada Semih’in parasızlığı da ifade ediliyor. Erol
öldükten sonra Emel kendine bir iş kurup Semih’i
de orada çalıştırmak istediği için Semih bu arada
başka işe girmeyip bekledi ve Emel ona aylık verdi).
6.“Erol’la konuşuyorum. Semih’le ilişkimizi
biliyor, normal karşılıyor. ‘Onun arkadaşı var ona
söyledin mi?’ diyorum. ‘Yok, söylemedim, ben de
istemiyorum herkesin duymasını’ diyor”
7.“Ablamla Semih bir odadalar, odanın bir
köşesinde birbirleriyle konuşuyorlar. Aralarında
duygusal bir bağ var. Çok kıskanıyorum. Semih bir
ara Erol’u çağrıştırdı, bir ara babam oldu, ama
biliyorum onun Semih olduğunu”
8.“4 yaşında bir oğlan çocuk var, yanında da
var yok gibi bir karaltı duruyor,bir büyük adam
karaltısı gibi. Bana ‘o çocuğu yok et’ diyorlar.
‘Bunu bastır, sindir’ diyorlar. Benim içim elvermiyor. ‘Ama bunu mutlaka yapman lazım, yoksa
çocuk o yanındaki gölge gibi kötü olacak’ diyorlar.
Ben çocuğu küt küt yere vuruyorum. Bakıyorum
çocuğa bir şey olmamış”.
9.“Ortaokuldayken, evi okulun karşısında olan
bir kız vardı. Bir yıl aynı sınıfta okumuştuk. Onunla pek arkadaşlığım yoktu. Tembel bir öğrenciydi,
1-2 yıl sonra da okulu bıraktı. Babası yoktu, galiba
gayrı meşru bir çocuktu, annesi de hafifmeşrep bir
kadındı. Rüyamda onu gördüm. O çok üzgündü.
Ben de üzgündüm. ‘ Füsun, biliyor musun, Erol
öldü’ dedim.
10. “Rüyamda Erol, ben ve Semih bir divanın
üzerinde yanyana oturuyoruz.”
Terapinin ilk sekiz ayı içinde hastanın getirdiği
bol rüya malzemesinden bu seçmelerde, doğrudan
söyleyemediği bütün olaylar rüyalar aracılığıyla hemen hiç sembolizasyona uğramadan açıkca dile ge-
tirilmektedir. Hasta, Erol–Semih–Baba arasında kurulan bir üçgen içinde dolaşıp duruyordu. Çok daha
derinlerde olan ödipal sorunlar bu üçgen ile giderilmeye çalışılıyor, biriyle olan çatışmanın ötekine ak-
tarıldığı bir kısır döngü sürüp gidiyordu. Baba köklü
bir aileden gelen, otoriter, kültürlü, maddi olanakları da yerinde, saygınlığı olan, aile birliği ve düzenini
korumaya özenli bir kişiydi. Ailenin güven kaynağı
ve direğiydi, ama Emel ondan beklediği sıcak sevgiyi ve kimliğini geliştirmesine yardımcı olacak il-
giyi alamamış, hep eleştirildiğinden, kendine güveni gelişememişti. Babasının ölümünden sonra ona
çok değer verip, severek peşinden koşan Erol’la hemen evlenmişti. Erol’da babasının sosyal ve parasal
güçlülüğünü bulmuş, bunun yanısıra babasından
alamadığı sevgiyi ondan alabileceğine inanmıştı.
Evliliğin ilk başlarında, bu oluyor gibiydi. Büroda
onunla birlikte çalışırken ve yaptığı çizimler beğenilirken, kendine güven de kazanmaya başlamıştı.
Ne var ki, Erol’da ona ihanet etmiş, düş kırıklığına
uğratmıştı. Erol’un ölümünden sonra devreye giren
Semih ise ona kayıtsız şartsız bir sevgi ve bağlılık
sunmuştu, fakat, öteki erkeklerle kıyaslandığında,
diğer açılardan çok güçsüz kalıyordu. Erol’u çok
güçlü kılan parası şimdi Emelin elindeydi ama sık
sık onun zekasının eksikliğini duyuyordu. Daha
önce ablası, sonra da Erol zeki kişiler olarak bu
konuda yarışamayacağı devler gibi karşısına dikilmişlerdi. Nevarki Erol ona ait biriydi ve ailedeki
ezilmişliğine Erol ile meydan okumuştu. Ablasının
kocası da köklü ve zengin bir ailedendi, çok da iyi
bir adamdı, ama Erol ondan çok daha zeki, işinde
kendi yaratıcılığı ile yükselmiş biriydi. Erol’un ölümüyle onun verdiği mutsuzluktan kurtulmuş, ama
onun güçlülüğünün eksikliğinden doğan kaygısı
büyümüştü. Erol’u içinde bir türlü öldüremiyor, zor
işlerle karşılaştığında, Erol’un eksikliğini duyup, “o
olsaydı ne yapardı” diye düşünerek sorunlarına çözüm bulmaya çalışıyordu. Oysa, Emel hiç de zekası
düşük bir insan değildi, okul yıllarının eksikliğini
sürekli okuyarak gidermeye çalışıyor ve bunu pekala da başarıyordu. Semih’in aydın yapıda, çok
okuyan, kültürlü bir kişi olmasının ona çok yararı
dokunmuştu. Onun bu yanı Erol’dan üstün niteliğiydi. Emel’in yaşamındaki, en önem verdiği biri
de oğluydu. Oğlunun üzerine titriyor, her şeyin en
iyisini yapmasına ve en iyi olmasına özen gösteriyor, bunun yanısıra çocukla sık sık inatlaşıyordu.
Mutsuz evliliğinin ürünüydü. Çocuğu isteyerek doğurmuştu ama çocuktan sonra kocası ile olan işbir-
liği ve aralarındaki mutlu iletişim sona ermişti. Çocuğa karşı saldırgan duyguları oluyor, fakat bunları
çok çabuk bastırıyordu. Onun babası gibi başarılı ve
zeki olmasını istiyor ama babasının kötü huylarını
alacak diye de çok korkuyordu. Bütün bu olaylar
dizi halindeki rüyalarla gelen malzeme aracılığıyla
işlendikçe, Emel giderek kendini bulmaya, özgürleşmeye başladı. Ablasının karşısındaki ezilmişliğine
baş kaldırabilmeye, kendini onun egemenliğinden
ve onun karşısında duyduğu aşağılık kompleksinden kurtarma yolunda ilerlemeye başlıyordu. Artık
Erol’u da kafasında öldürmeye hazır hale gelmişti.
Son rüyada, Erol’un öldüğünü arkadaşına bildiriyordu. Ancak neden o arkadaşı anımsamıştı? Okulda pek arkadaşlığı olan biri değildi, ama tembel bir
öğrenciydi, yani kendisinden daha düşüktü, babası
yoktu, Emel babasından beklediği sevgiyi ve övgüyü alamamıştı ama bu kız daha babasızdı. Annesi
de hafifmeşrep bir kadındı. Erol da hafifmeşrep bir
kadının peşinden koşarken ölmüştü.
Terapiye başladıktan 6-7 ay sonra annesi hastalandı, lenfoma olduğu belirlendi ve 6 ay kadar
tedavi gördükten sonra öldü. Annesi öldüğünde
ve maddi ya da iş konusunda herhangi bir sorunla
karşılaştığında, Erol bir iki kere daha rüyalara girdi ama ondan sonra artık eski tipte rüyalar pek gö-
rülmedi. Erol’lu son rüyada, Erol, Emel ve Semih
üçü yan yana bir divanda oturuyorlardı. Yani geçmişle bugün arasında gerçekçi düzeyde bir denge
kurulmuştu.
Bundan sonraki dönemlerde Emel artık rüyalara
pek gerek duymadan doğrudan anlatımlar yapabiliyor, kendiliğinden bunların analizine ve yorumla-
rına geçebiliyordu. Kendi kimliğine güvenir olma
yolunda ilerliyordu. Bu arada, bana ilk başta yalan
söylediğini, bitirdiğini söylediği o kalitesiyle ünlü
Fransız lisesine hiç gitmediğini, sadece bir başka
Fransız ortaokulunu bitirdiğini itiraf etti. Ablasıyla yarışta kendini ezilen kişi olmaktan kurtarmaya
başlamıştı. Bu hem gerçek yaşamdaki ilişkilerinde
, hem de rüyalarda beliriyordu. Rüyalarda da artık
simgesel öğeler ön plana çıkıyordu.
11. “Yazlık bir yerdeyiz, çok yağmur yağıyor.
Ablamla birlikte dışarı çıkıyoruz, benim ayakkabımın bir teki yok. Ben ‘olsun, öteki tekini de giymem,
yalınayak çıkarım’ deyip öyle çıkıyorum. Yerler çok
çamur, dizlerime kadar çamura batıyorum. Sonra
birden ablamla birlikte okuldayım. Manastır gibi
bir yer, rahibeler dolaşıyor. Bizim okula benziyor,
bir sör geliyor, ben ‘A, Sör Margo’ diyorum, sonra
o Ma Mère’ e (müdire) benziyor. ‘Ne arıyorsunuz
burada?’ diyor. Kem küm ediyoruz, ikimiz de doğru dürüst Fransızca konuşamıyoruz, ama ablam
hiç konuşamıyor.”
Artık Emel ablasıyla eşit düzeye gelmiştir, üstelik o daha cesaretlidir, tek pabucu ayağından atıp
çıplak ayakla yağmura çıkabiliyor. Yani artık kendi kimliğiyle ortaya çıkabilecek güçtedir. Şimdiye
kadar kendini ‘yarım pabuçlu’ (yarım insan) hissetmişti. Eski öğretmenlerinin karşısında da ablası
onun kadar bile Fransızca konuşamıyor. Oysa abla
okulun en çalışkan öğrencisi, kendisi hem ailede,
hem okulda ablasının başarısı altında ezilmiş biriydi.
Bu sıralarda, ablası da psikanalize girmek ve
bunun için bana gelmek istemişti. Yani bu kez
ablası Emel’i örnek alıyor, yahut taklit ediyor ve
ondan destek istiyordu. Demek ki ablası o kadar
güçlü, yıkılmaz biri değildi, ya da Emel güçlenmeye başladığında, ablanın Emel’in zayıf olmasından
aldığı güçlülük duygusu sarsılmıştı. Emel benimle
olan bir randevusunu ona verdi. O günlerde de şu
rüyayı gördü:
12. “Annemle bir odadayız. Ablam da varmış
ama o odada değil. Bir düğüne gidilecekmiş. Odada ablama ait siyah, güzel bir tuvalet duruyor. Bu
tuvaleti çok giymiş, “artık sen giy” diyor. Benim
bir sürü elbisem varmış ama karmakarışık duruyorlarmış. Annem: ‘Siyahı ablan giyecekmiş’ diyor.
Ben de beyaz elbisemi arıyorum, giymek için.”
Artık Emel karanlıklardan çıkmaya, ezilmekten kurtulup kendini bulmaya, özgüvenini
geliştirmeye başlamıştır. Ablasının eski elbisesini giymeye de gereksinimi yoktur. Aradan ge-
çen bir yılda bu gelişme olumlu bir süreç içinde
ilerlemiştir. Yas olayı da bitmek üzeredir (siyah
elbiseyi değil beyazı giyecek). Analitik malzeme rahatça ortaya çıkabilmekte, aktarım olayları
üzerinde görüşülebilmekte, aktarım analizleri yapılabilmektedir:
13. “Rüyamda sizi gördüm. Buraya geliyorum,
ama bu oda değil, oturma odası gibi bir yer, iki
misafir kadın var, bana da misafir gibi davranıyorsunuz. Ben ‘rüya gördüm’ diyor, size anlatıyorum.
O iki kadın arkadaşınız değiller ama onlarla da
arkadaş gibi iyi sohbet ediyorsunuz. Onlar sizin
denginiz değil, belki hizmetçi falanlar ama onlara eşit gibi davranıyorsunuz”. Rüyanın hemen
ardından şunları söyledi: “Analizde sizin tavrınız
değişti. Eskiden bana çok otoriter geliyordunuz,
Superego’m gibi. Şimdi daha rahatım”.
Rüyanın hemen ardından söylediği bu sözlerle, rüyanın yorumunu da yapmış oluyordu. Yani,
o artık analistin karşısında ezilmiş, küçük kalmış,
korkan biri değildir. Zaten analist insanları aşağılamıyor, herkese eşit davranıyor, onları kendi dü-
zeyinin çok dışında tutmuyor, oturma odasına da
alıyor ve sohbet ediyor. Kendi artık ezilip büzülmek zorunda değil, yabancı da olsalar insanlarla
bir araya gelerek sohbet edebilir.
Psikanalizin ilk 18 ayında bol miktarda sunulan
rüyalarla kurulan iletişim zamanla ilerleyerek hastanın duygu ve düşüncelerini sözel yoldan açıklayabildiği bir gelişim kazandı. Analitik malzeme
daha rahatça ortaya çıkarak hastanın kendi tarafından da çözümlenebilir hale geldi. Birkaç yıl süren
psikanaliz tedavisi sonunda hasta özgüvenini kazandı, kendine ait olumlu bir sosyal çevre oluştu-
rarak, gerek iş gerekse özel yaşamını başarılı biçimde sürdürebilir bir gelişime ulaşınca tedaviye
son verildi.
Dr. Günsel Koptagel İLA